|
FİLİSTİN?E AĞIT ve
TİMSAHLARIN GÖZYAŞI
Farid farjad, kemanın telleri arasında fısıldattığı, derinlerde
gelen ince doğulu yelin o tiz sesi, acıyı ne kadar da nakşettiriyor soğumuş,
taşlaşmış ve artık duyarlılığı sadece sahte bir dil oyunu olarak gören
kentli; varoş kalbime. Söz geçiriyor zamanı aşan bir beynelmilellikle
yüreğime. Filistin?i sadece Filstinli?lerle
anımsatmıyor bana İslam?ın o kadim tarihini anımsatıyor, peygamberimin
yalnızlılığını yaşatarak. Her biri bir cengaver olan Kerbela?nın
12 imamını, en çok güvendiği Allah?ın evinde katledilen Hz.
Ali?yi, kendi akrabaları tarafından ?dar gün?ü yaşayan Hz.
Osman?ı hatırlatıyor. Bütün bu olanlar arasında Müslümanların sahte
feryatlarını duyuyorum. Ama hiçbirisinin isyanına inanmıyorum. Ölüm sayısının
görsel çoğunluğunu gören o gözler yıllardır ölenleri görmeyecek kadar kördü.
Onlar ki, Müslüman?ın Müslüman?ı katledişini görmediler. Onlar ki bütün
kardeş kavgalarına göz yumdular. Onlar ki, hak dinimin kitabını ideolojik
paravan olarak kullandılar. Neylersin ki şimdi ağlayan, yakaran yine onlar.
Kapalı kapıların ardında siyasi terbiyelerini kutsal kitabımın buyruklarına
reva gördüler. Ama gel gör ki, ceket omuzda raconu da elden bırakmıyorlar. Bu
kent kabadayılığın sahte delikanlılığı gözüme hiç gelmiyor; eşkıyaların o
deli dolu başkaldırılarını hatırladıkça. Yeri gelince ?satarsın ulan
satarsın!? demek geliyor içimde.
Filistin; yüreğimin tükenmez acısı, sana
nasıl ağlayacağımı bilmiyorum. Sana ağlayıp da sana ağlayanların safına düşmek
istemiyorum. Ben ki en az onlar kadar masum olmayan ben, kendimi cehennemin
hangi katında düşleyeyim. Sen ki cehennemi bu deruni algınla yaşayan sen.
Allah?ım muhakkak sabrına güveniyordur. Şüphesiz o senin neye dayanacağını
biliyor. Kaderimiz ne kadar da aynı; ikimizde sahte kabadayıların
korkaklığına kurban oluyoruz. Ve ikimiz de ne kadar da güvenmiştik onların
cesaretine. Belki de yanlış tercihlerimizin sonuçlarına katlanıyoruz. Şimdi
hangi isyanımı dışavurayım, daha fazla
timsahlaşmadan. Senin için savaşılmaz bile; savaşmanın bu kadar kirliği göz
önündeyken. Savaşlar da kirlendi? Her isyanın ardında bir ucuz hesap,
yalnızlaştırıyor ve bir o kadar da güçsüz kılıyor. Güçsüz ve çaresiziz. Ey
dünyanın bütün halkları birleşin ve savaşmayın ve konuşmayın ve dinlemeyin ve
görmeyin. Ve kötülüğe şu ağıtı okuyun:
KABİL?İN BALTASI
Sana yüzyıllardır ulaşmak istiyorum.
Cennetten kovuldum; insanların uğruna kul olduğu yerden; ebedi saadetten. Sen
ne yaptın? Beni cehennemin sönmez ateşiyle gazaba sürükledin. Tanrılardan
günahlarını çaldım. İsteseydin, daha fazlası? Yaşımı hor gördün. Bilmez
misin, gencin bir gün ihtiyar; sübyanın genç olacağını. Oysa sadece gözlerine
karalandım. Sonra saçlarının rüzgârla savruluşuyla dağıldım. Kalbine değil,
cismine; maddiyatın en tutsak yanına. Ve sonra akıl sır ermeyen huyuna
suyuna? Çaldın beni en derin uyku anımdan. Ne tatlı acıdır ki, bana
bıraktığın hüsran; elveda derken hissiz bakışlı yar, esrarkeş yalnızlıklar
bıraktın, soğuk odaların yayı sırta batan yataklarında.
Hayat artık devrik cümleler kadar düzgün
değil. Bil fiil, yüklemsiz yürüyen dakikalardır geçen zaman; tamlanamamış ve
sıfatsız. Habil ile Kabil?den bu yana dökülen kan,
kıskançlığın bedeli değil. Bir uğursuz davanın uğrunadır. Varsın kelamcılar
tanrıya atfetsin aşkı. Kim düşünür; dilberin al yanağından ötesini; gül
memelerinden yukarısını?. Sen bakma sakın, saadet istemiyorsan. Münkirsin
sana haramdır saadet; bekle ki görürsün bir heyulada.
Kader diye beni de aldattın. Kader, bir de
düşmanı sokacaksa hayatıma, düşman demeyen kitaptan söz et bana. Oysa
Allah?ın yarattığından düşman diye söz edilir mi? Şimdi sorarım sana; niye
böyle bıraktın beni: perişan? Hangi sevdaya sığınsam soluksuzsun; hangi yola
baksam hep yolcusun. Kabil?in baltasını saplamışsın sırtıma öylece duruyorum
yüzyıllarca.
Ne vatan gibi diyar ne de sen gibi bir yar.
Yersiz yurtsuz? Bir gün barış için bir umut olursa; bilirim beni aramasın,
kuma gömersin başını. Senin efendiliğin için ben hep seninle savaşmalıyım.
Ben kadim oldukça sen yenilmez olacaksın. Yakışmaz çünkü haşmetine, bir
sefille savaşmak. Ve kederliyi oynuyorsun her zaman. Ki, sen bu güne kadar
kederin sadece resmi oldun.
Kötülük hiçbir zaman aynı kalmaz;
pişmanlıklar törpüler belki onların sivriliklerini. Ama bilirim; ruhun
alışmışken kötülüğe, vazgeçiremezsin nefsini hiçbir zaman o hazdan. Araya
farklı durumlar girecek, ancak kötülük tohumları bu durumlardan yeni kanallar
bulacaktır. Masumiyetin saflık kokan kanını çekeceksin bu kanaldan. Kötülük
maalesef iyilik gibi değildir. Ateştir iyilik; kötülük ise ışık. Tersi
olsaydı eğer, o hal, bir gün sönerdi; içindeki fitil bittiğinde. Aniden
parlarsın. Bu parlayışta ateş gibi görünürsün; yanılıp ateş zannedilmen
bundandır. Ve ateş en büyük temizleyendir.
Oysa sen de bir zamanlar ateştin. Ta ki,
ruhunu kaptırıp ter temiz hazineni şeytanın bitmez tükenmez, azgın ve ısrarcı
arzusuna kaptırana kadar. Şimdi otur ve sonra iffetinden neler kaybettiğini
iyi düşün. Sözler döküldükçe, seni anlatmanın içinde karşıma kötülük çıkıyor.
Üzerine bastığım kötülük olduğunu fark ettim şimdi. Tıpkı, gemilerin
batmasına neden olan fırtınayı çıkaran rüzgârın, yelkenlere bindiği gibi
biniyorum kötülüğün üzerine. Eğer sözlerime devam edersem, belki de kötülüğü
aşarım; Vietnam?a, Hiroşima?ya, Nagazaki?ye, Halepçe?ye oradan Irak?a giderim. Oysa ben öyle cesaret
sahibi bir yürek değilim. Ben de bilirim, kötülüğün gösterdiği adreste
sırtında Kabil?in baltasıyla Habil?in oturduğunu.
Ve kötülük o adreste hiç bitmedi, ta ki Habil ve
Kabil?in kavgasından bu yana?
Yeliz Gürbulak
|